Perde kapandığında tiyatro bitmez. Alkışlar kesilir, ışıklar söner, herkes evine dağılır. Ama asıl mesele tam da o anda başlar. Çünkü tiyatro yalnızca o akşam oynanan oyun değildir. Ertesi gün o oyunun tekrar prova edileceği bir yer, yeni yazılmış bir metnin ilk kez sesli okunacağı bir oda, genç bir yönetmenin deneme yanılma yapabileceği küçük bir alan, bağımsız bir ekibin birkaç gün çalışıp nefes alabileceği bir mekân… Bunlar olmadan tiyatro yaşamaz. Sadece bir kez oynanır ve biter. Kocaeli’de bu ihtiyaçların ne ölçüde ve ne kadar sistematik karşılandığını ise hâlâ tam olarak bilmiyoruz. İşte bu yazıyı tam da bu yüzden yazdım.
“Yarın kıyamet kopacağını bilsem bugün bir tiyatro daha açardım.” (Muhsin Ertuğrul)
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarının kurumsal serüveni, 11 Kasım 1997’de, dönemin adıyla İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu olarak başladı. Kuruluş sürecinde dönemin İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen’in desteği vardı. Kurucu Genel Sanat Yönetmeni Işıl Kasapoğlu’ydu. İlk perde, aynı gün Seka Salonu’nda Shakespeare’in Hamlet oyunuyla açıldı. Altı saat süren Hamlet ile açılan Şehir Tiyatroları, Anadolu’da yerel yönetimlerin desteğiyle kurulan ilk ödenekli tiyatro olarak yola çıktı.
1998’de açılan Süleyman Demirel Kültür Merkezi, Şehir Tiyatrolarının önemli yerleşik sahnelerinden biri oldu. Zaman içinde belediye yapılanması değiştikçe kurum Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları adını aldı ve bugün kentin tamamına hizmet veren bir yapıya dönüştü. Gebze, Gölcük ve Başiskele sahneleri eklendi; 2005’ten beri Gezici Tır Tiyatrosu ile köylere ulaşıldı. 25. yılında 180 farklı prodüksiyon, 5 bin 500’ü aşkın temsil ve 1,5 milyonu geçen seyirci rakamına ulaştı. 2025-2026 sezonunda ise 231 temsil ve 86 binden fazla seyirci… Bunlar küçümsenecek rakamlar değil.
İşte tam da bu birikim, bana yeni bir soru sorduruyor: Başka neler yapılabilir?
Benim önerim Şehir Tiyatrolarının yerine başka bir sistem önermek değil. Onun etrafındaki tiyatro hayatını büyütmektir. Bunun da benim “Sahne & Kent” adını verdiğim somut ve kademeli bir modelle mümkün olabileceğini düşünüyorum.
Önerim, Şehir Tiyatrolarının mevcut araştırma, geliştirme ve proje kapasitesinin güçlendirilerek doğrudan Genel Sanat Yönetmenliğine bağlı küçük bir strateji ve araştırma çalışma grubuna dönüştürülmesidir. Bu çalışma; ihtiyaç hâlinde kent sosyoloğu, dramaturg, iletişim uzmanı ve seyirci araştırmacısı gibi uzmanların proje bazlı katkısıyla yürütülebilir.
Görevleri; 12 ilçede düzenli olarak tiyatroya erişim ve kent hafızası araştırmaları yapmak; SEKA, liman, sanayi göçü, deprem ve vardiya hayatı gibi yerel hikâyeleri tespit edip dramaturgiye taşımak; mevcut mekânları (Millî İrade Meydanı, Kazıklı Kervansaray, Değirmendere Sahil Evi gibi) üretim ve gösterim alanı olarak değerlendirmek; sanayi kuruluşlarının Kurumsal Sosyal Sorumluluk bütçeleriyle proje bazlı sponsorluk geliştirmek; bağımsız tiyatrolar ve üniversite toplulukları için şeffaf ve kriterli kullanım ile ortak yapım imkânları oluşturmak; her yıl “Kent Tiyatro Etki Raporu” yayımlayarak seyirciye erişim, mekân kullanımı, üretim, eğitim ve bağımsızlarla iş birliği gibi başlıklarda neyin işe yaradığını, neyin yaramadığını kamuoyuna sunmak olmalıdır.
Tahir Büyükakın’ın vizyonundan yola çıkarak…
Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın’ın “Kocaeli’yi sanatın da merkezi yapacağız” vizyonundan hareketle bakarsak mesele yalnızca sanat eserlerinin kente gelmesi değil, sanatın burada üretilmesidir.
Sanatçı burada üretim yapabiliyor mu? Genç yönetmen burada prova yapabiliyor mu? Yeni yazar burada ilk oyununu deneyebiliyor mu? Yerel topluluklar ve turne ekipleri burada nefes alabiliyor mu?
Sahne & Kent modeli tam olarak bu sorulara sistemli cevap arayan bir yapıdır. Mesele yeni bir bina yapmak değildir. Kocaeli’de zaten önemli kültür yatırımları var. Millî İrade Meydanı da bunun güçlü örneklerinden biri. O hâlde neden her ihtiyacı yeni bir bina yaparak çözmeye çalışalım?
Mevcut alanlara yeni işlevler eklenemez mi? Millî İrade Meydanı’nda küçük ve modüler bir Tiyatrolar Sokağı düşünülebilir mesela. Bir black box, bir prova odası, bir ortak çalışma alanı… İnsan yürürken prova yapan gençleri görür, akşam küçük bir gösteri başlar.
Aynı mantıkla Gölcük Kazıklı Kervansaray ve Değirmendere Sahil Evi de cep sahne olarak değerlendirilebilir. Fabrikalarda vardiya aralarında 15-20 dakikalık kısa performanslar denenebilir.
Önce pilot. Önce küçük ölçek. Sonuç varsa büyüme. Yoksa model değişir. Mesele bunun mümkün olup olmadığı değil, önce küçük ölçekte denenip denenemeyeceğidir.
Bence maliyeti konuşulmayan proje henüz proje değildir. Model, mümkün olduğunca kamu bütçesine ek yük getirmeden ilerlemeyi hedefler. Üniversite iş birlikleri, kültür ve sanat hibeleri, bilet gelirleri ve özellikle sanayi kuruluşlarının Kurumsal Sosyal Sorumluluk bütçeleri birlikte düşünülür.
Sponsor bulunursa proje büyür. Bulunmazsa pilot, mevcut imkânlarla belirlenen ölçekte devam eder. Finansman, projenin ayağına pranga değil, büyüme aracı olmalıdır.
Peki ya bağımsız tiyatrolar?
Şehir Tiyatrolarının güçlenmesi, şehirdeki diğer tiyatroların zayıflaması anlamına gelmemeli. Bağımsız topluluklar ve üniversite ekipleri için açık çağrı, belirlenmiş kriterler, prova alanı tahsisi ve küçük ölçekli ortak yapım modelleri geliştirilebilir. Destek, sürekli bağımlılık değil, üretim imkânı yaratma aracı olmalıdır.
Aslına bakarsanız bu, “hemen her şeyi yapalım” önerisi değildir. Önce bu çalışma grubu oluşturulup 12 ilçemizde araştırma yapılırsa ilk adım atılabilir. Sonra da Gölcük-Değirmendere hattında ve seçilecek fabrikalarda pilot uygulamalar denenebilir. Sonuçlar ölçülür. İşe yarayan büyütülür, yaramayan bırakılır.
Uzun vadede tiyatro otobüsü, açık sahne fonu ve yerel hikâyelerin sistemli üretimi gibi adımlar düşünülebilir. Ama her adım veriye ve ölçüme dayanmalıdır.
Mesela Almanya’da güçlü şehir tiyatrolarının yanında üretim evleri (Produktionshäuser) ve Ruhrtriennale gibi endüstriyel alanları sahneye çeviren modeller vardır. Fransa’da Centres Dramatiques Nationaux hem yaratım hem gösterim yapar. İngiltere’de üretim ve sunum (producing ve presenting) ayrımı nettir.
Bu farklı yaklaşımlara bakıldığında ortak bir eğilim dikkatimi çekiyor. Sağlıklı bir tiyatro hayatı tek güçlü kurumla sınırlı kalmıyor. O kurumun etrafında üretim imkânı yaratan, bağımsızlara alan açan, mevcut mekânları yeniden işlevlendiren ve sonucu ölçen bir ağ da oluşuyor.
Kocaeli’nin elindeki güçlü Şehir Tiyatrosu birikimi, bu tür bir ekosisteme geçiş için sağlam bir temeldir. Sahne & Kent önerim de tam olarak bu mantığın yerel, gerçekçi ve kademeli bir uyarlamasıdır.
Araştır. Dinle. Dene. Üret. Ölç. İşe yarıyorsa büyüt.
Belki Millî İrade Meydanı’nda küçük bir kapı açılır. İçeriden prova sesi gelir. Bir çocuk durup bakar. Akşam küçük bir oyun başlar. Ve insanlar oradan geçerken şunu söyler: “Burada tiyatro yapılıyor.”
Çünkü Kocaeli’nin zaten bir Şehir Tiyatrosu var. Şimdi belki sıra, şehirde tiyatro hayatını büyütmekte.
Asıl soru artık “Kocaeli’de tiyatro var mı?” olmamalı.
Asıl soru şu olmalı: “Kocaeli’de tiyatro yapmak ne kadar mümkün?”
Caner DOĞRUYOL




