Göç, insanlık tarihinin en eski ve en sancılı ortak kaderlerinden biri. Tezat Sanat, bu evrensel meseleyi “HEIM” oyunuyla sahneye taşıyarak izleyiciyi aidiyet, yalnızlık ve hafıza üzerine bir yolculuğuna çıkarıyor. Çavdar Medya olarak, oyunun yazarı ve oyuncusu Cüneyt İngiz ile bu etkileyici yapımın mutfağını ve göçün ruhumuzdaki izlerini konuştuk.
1.HEIM kelimesi Almanca’da yuva veya yurt anlamına geliyor, ancak içinde bir aidiyet kadar yabancılaşmayı da barındırıyor. Oyunun ismine karar verirken bu kavramsal ikilik üzerinden mi ilerlediniz?
Cüneyt İngiz – Oyunun adı aslında babamın ilk gittiğinde kaldı ‘Heim’ yani lojmanların isminden gelir. Almanca’da üç anlamlı bu kelime aynı zamanda duygusal olarak vatan hasretine de karşılık geliyor. ‘Heim’ hem yurt vatan hem ev hem de lojman anlamında kullanılıyor. Oyunda Kemal’in (yani babamın) aslında Türkiye ile Almanya arasında yaşadığı ikilemin tam karşılığı olarak kullanılıyor.
Ayrıca oyunun içinde, ilerleyen bölümlerde başta olumsuz olarak kullanılan ‘Heim’ kelimesi, Kemal’in karısını ve çocuğunu Almanya’ya getirmesi ve kendi evini tutarak yerleşmesiyle olumlu bir kelime haline dönüşüyor.
Aslında ‘Heim’ kelimesi aynı kelime ama yüklediğimiz anlama göre insanın hayatında kendine bir yer ediniyor.
Üstelik bu sadece Almanya’ya gidenler için değil, dünyanın neresinde olursa olsun vatanından kopup göç eden herkes için geçerli. Yani evrensel bir kelime ve durum. Tıpkı Venedik’te Bruno Catalano’nun yaptığı deniz kenarında eli valizle duran parçalı insan heykeli gibi.


2.Göç, binlerce yıldır insanlığın ortak kaderi. Sizi bu konuyu Tezat Sanat çatısı altında, bugün ve bu dille anlatmaya iten temel motivasyon neydi?
Cüneyt İngiz – Ben bir göçmen çocuğuyum. Kendi topraklarında doğmamış, yabancı bir kültürün dilini anadilden öğrenen ve kültür çatışması yaşayan bir bireyim.
Babamın Almanya’ya gittiğinde yaşadığı ikilemi ben Türkiye’ye döndüğümde yaşadım. Göç etmek çok kolay karar verilecek bir şey değil. Çünkü bu karar ailenin üç dört kuşağını etkiliyor.
Çocukluğumda, Türkiye’ye döndükten sonra babamdan Almanya ile ilgili hikayeler dinlerdik. Yaşadıklarını anlatırdı.
O zaman göçün ne kadar zor ve insanın ruhunda izler bırakan bir olgu olduğunu anladım. Bugün dünyaya baktığımızda birçok millet çeşitli siyasi ve ekonomik sebeplerden göç etmek zorunda kalıyor.
İşte bu benim hareket noktam oldu. 2022 yılında babamla röportaj yaptım. Çocukluğumda dinlediğim hikayelerin dışında yepyeni olayları da bu röportajda öğrendim. Babamın sesini kaydedip her gün dinledim.
Sonunda bu oyunu temelleri atılmış oldu. Röportajları yaparken bir yandan da Almanya’ya göçü anlatan eserleri de inceledim.
Babamın anlattıklarıyla örtüşüyordu. Bu nedenle belki de tiyatro sahnesinde ilk defa işlenen bu gerçek hikâyeyi canlandırmak benim için önemli hale geldi. Çünkü Türkiye’de herkesin hayatında direkt ya da dolaylı olarak Almanya dokunuşu var. Kimi eşini göndermiş kimi ana babasına hasret kalmış kimi Almanya’dan gelen hala, teyze, amca gibi akrabalarını görmüş.
3.Metni oluştururken gerçek yaşam hikayelerinden mi beslendiniz, yoksa kurgusal bir sembolizm üzerinden mi evrensel bir göçmen profili çizmeyi tercih ettiniz?
Cüneyt İngiz – Oyunumda her şey gerçek yaşam hikayelerinden oluşturuldu. Kemal’in gözünden Almanya’ya gidişini ve orada yaşadıklarını gerçekçi yönden ele aldım. Kurgu olan hiçbir nokta yok. Tamamen gerçek. Zaten o yüzden oyunu izleyen herkes kendinden bir parça buluyor.
Yine de oyunu bugün izleyen ve bugünün göç olgusuna hâkim olan herkes kendi hikayesinden bir şeyler buluyor. Çünkü göç alabildiğine ruhu acıtan, her nerede olursa olsun bir damla gözyaşına sebep olan bir durum.
4.Göç hikayeleri genelde çok kalabalık ve gürültülüdür; ancak siz sahnede daha yalın ve vurucu bir estetik tercih ediyorsunuz. HEIM’ın görsel dünyasını kurarken hangi imgelerden ilham aldınız?
Cüneyt İngiz – Ben oyunu çok kalabalık da yapabilirdim. Geniş bir kadro ile anlatabilirdim. Ama tercihim tek bir insanı kullanmak oldu. Çünkü göç aslında kalabalıklar içinde yaşanan bir yalnızlıktır. Dilini, kültürünü, sosyal yaşamını bilmediğini bir topluluğun içinde her zaman yalnızsınızdır. Kemal’in sahnede oradan oraya tek başına koşturması, dış seslerin ona talimatlar vermesi ve Kemal’in durumlar karşısındaki yalnızlığı göçün bireysel yalnızlığını açıkça gözler önüne seriyor. Kemal göç ettiği ülkede düşünceleriyle, yabancı insanlarla aslında bir yalnızlık kozası içinde. Zaman zaman kayıttan gelen dış sesler ise aslında Kemal’in iç dünyasında canlandırdığı ve güvende kalmak için sarıldığı sesler.
Mesela Kemal’in hiç görmeden, sadece ablasının sesiyle onayladığı kızla evlenmesi, iş görüşmesinde Türk memurun Kemal’in saygılı ve efendi tavrına bakarak Almanya için onay vermesi Almanya’da kısa zamanda ekip başı görevine gelmesi, Almanya’daki Almanların kısa zamanda arkadaş olması onun olumlu niteliklerini simgeliyor.
5.Oyunda kullanılan dekor veya aksesuarların (valizler, eşyalar vb.) sadece birer nesne değil, birer hafıza mekânı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Cüneyt İngiz – Kesinlikle. Kemal’in üzerindeki pardesü aslında ve tahta valiz (eskiler denk derdi) göçün görünür hali. Masa üzerindeki dosyalar bir işyerini, evdeki radyo ise o günlerden günümüze gelen hatıralar. Her biri bir olayı, bir durumu sembolize ediyor. Kemal’in sahnedeki eşyalarla kurduğu ilişki tam da bir hafıza mekânı. Seyirci de bu eşyaları gördüğünde ‘Bizim evde de bundan vardı’ duygusuna kapılıyor. Kemal oyun boyunca bu eşyalarla bir ilişki kuruyor.
Hikayesini destekleyen bu aksesuarlar aynı zamanda hatırlatıcı görevi de görüyor.
6.Tezat Sanat’ın genel rejisörlük anlayışında karşıtlıklar önemli bir yer tutuyor. Bu oyunda umut ve hüzün arasındaki o ince çizgiyi sahnede nasıl dengelediniz?
Cüneyt İngiz – Oyunumuzun yönetmeni Ali Yaylı bu konuda gerçekten çok önemli dokunuşlar yaptı. Çünkü o da tıpkı benim gibi ağabeylerini ve akrabalarını Almanya’ya göndermiş bir insan. Yani Almanya’ya göçün ne demek olduğu çok iyi bilen bir yönetmen. Oyunu sahneye koyarken umutsuzluk ve tükenmişlik duygusu yerine umudu hep diri tutmayı tercih etti. Provalar sırasında sık sık durup beraberce ağladığımız zamanlar oldu. Çünkü Ali Yaylı da ben de göçün acısını yaşayan, yarasını taşıyan insanlardık. İnsanın en büyük çelişkisi olan yaşam ve ölüm, umut ve hüzün, siyah ve beyaz, düğün ve cenaze ikilemini seyirciye bu oyunla göstermek istedik. Çünkü bu ikilemdir hayatı var eden.
7.Bir oyuncunun yurdundan edilmiş bir karakterin ruh halini, fiziksel ve zihinsel bir devinimle sahneye taşıması zorlu bir süreç. Oynadığınız bu karakter inşası sürecinde nasıl bir çalışma metodu izlediniz?
Cüneyt İngiz – Öncelikle bu konuda şanslı olduğumu söyleyebilirim. Çünkü ben bu rolü gözlemleyerek çalıştım.
Çocukluğumdan başlayarak babamı gözlemleyerek büyüdüm. Ayrıca ailemizde Almanya’ya işçi olarak gidenler, babamın Almanya’dan dost olduğu insanlar vardı. Onları gözlemledim. Ama en önemli örneğim babamdı.
Oyunda zaten babamı oynuyor olmak benim için çok önemli. Çünkü onun hikayesini anlatırken babama benzemeliydim. Duygu belleğimde babamla ilgili biriktirdiklerimi ortaya döktüm ve içinden seçtiklerimi sahneye taşıdım. Ayrıca yazma sürecinde babamın olayları anlatırken duygulanmalarını, anlatma biçimini gözlemledim. Yani aslında yazarken babamı oynamış oldum. Bu yüzden sahneye taşımak da zor olmadı
8.Oyundaki sessizlik anları, bazen repliklerden daha çok şey anlatıyor. Reji sürecinde sözün bittiği yerleri nasıl kurguladınız?
Cüneyt İngiz– Burada devreye yine yönetmenim Ali Yaylı giriyor. Önceki cevaplarımda söylediğim gibi o sessiz anlarda Ali Yaylı ile göz göze geldiğimiz, gözlerimizin dolduğu ve bir süre sessizce oturduğumuz anlar ortaya çıktı.
Sessiz anlar benim ivmelendiğim noktalar oldu hep. Bir de yönetmenim o sessiz anlara mutlaka ses efektleriyle bir etki kattı.
En zirve anda bir tren düdüğü, bir dış ses, hatırlatıcı bir şarkı ya da türkü sessiz anlarımın anlamdaşları oldu. Yönetmenim Ali Yaylı’nın dokunuşları işte bu sessiz anlarda gizli. Ben de sahnedeyken hep o sessiz anlarda babamın yanımda olduğunu ve desteklediğini hissediyorum.
9.Günümüzde göçmenlik meselesi çoğu zaman sadece istatistiksel bir veri veya siyasi bir tartışma konusu olarak ele alınıyor. Tiyatro, bu sayılaşmış insan hikayelerini yeniden insanileştirmek konusunda nasıl bir görev üstleniyor?
Cüneyt İngiz – Sanatın çok önemli bir görevi var. İnsanı, insanın duygularını, olaylar karşısında hissettiklerini ele alır. Tiyatronun derdi bireydir. O birey sadece bir sayıdan, bir siyasetten ibaret değildir. O insan tek başına hem bu durumu yaşayan herkesi temsil eder hem de bireyin çektiği ortak acıyı bir insanın gözünden seyirciye aktarır. Heim oyunu bugün Almanya’ya çalışmak için giden herkesi Kemal’in üzerinden anlatıyor. Evet sahnede Kemal’i, onun sıkıntılarını, bunalımlarını görüyoruz. Ama Kemal özelinde yaşananlar aslında o zamanlar Almanya’ya işçi olarak giden milyonların hikayesi. İşte Tiyatro bu yüzden bireyin acılarını, sancılarını, çöküşlerini anlatırken her şeyi bir sayıdan ya da siyasetin malzemesi olmaktan çıkarıyor. Tiyatronun gücü bu…
10.Seyircinin salondan ayrılırken yabancı olana dair önyargılarının değişmesini mi, yoksa kendi içindeki yurtsuzluk hissiyle yüzleşmesini mi hedeflediniz?
Cüneyt İngiz – Seyircinin salondan ayrılırken yaşayacakları tamamen kendisine kalır bence. Kimi dediğiniz gibi önyargılarının değişimini yaşar, kimi yurtsuzluk hissini tadar, kimi ailesindeki olayları durumları hatırlar. Benim için önemli olan derdimi anlatmaktır. Eğer seyirci oyunu izledikten sonra salon çıkışında derdimi anladıysa, kendine bir pay çıkardıysa ne mutlu bana diye düşünürüm. Çünkü salon kapısından çıktığı anda bu artık onun hayatıdır.
11.HEIM, izleyicide nasıl bir iz bıraktı?
Cüneyt İngiz -Oyunumuz seyircilerin geri bildirimlerinden anladığım kadarıyla çok etki bırakıyor. Çünkü herkesin hayatında o yıllara ait deneyimler mevcut. Kimi anne babasını hatırlıyor, kimi amcasını teyzesini. Çünkü 1960 ile 1990 yıllarında bunu yaşayan o kadar çok insan var ki. Hala bile Almanya’da yaşayan ve bu dönemi unutamayan insanlar olduğunu biliyorum.
12.Aldığınız geri dönüşler arasında sizi en çok şaşırtan veya duygulandıran yorum neydi?
Cüneyt İngiz – Bütün geri dönüşler beni etkiliyor ama en önemlisi bir seyircinin çocukken anne babasının Almanya’da çalışırken kendisini Türkiye’ye anneannesine gönderilmesinin verdiği ana babasızlık acısını anlattığı zaman. Kendisi kırklı yaşlarında olan bu beyefendinin üstünden yıllar geçmesine rağmen içinde sakladığı anne baba eksikliğini hala hissetmesi ve oyunumuzla bu duyguları tekrar tekrar yaşaması beni çok etkilemişti. Aynı kişinin bana ‘Ama ben onların orada ne yaşadıklarını bilmiyordum, sayenizde öğrendim’ demesi de gözlerimi doldurmuştu.
13.Tezat Sanat olarak toplumsal hafızaya dokunan işler yapmaya devam ediyorsunuz. HEIM projesinin ardından, bu temanın devamı niteliğinde veya bu çizgide yeni projeler gündeminizde var mı?
Cüneyt İngiz – Heim’dan sonra yeni sezon için yazdığım iki oyun var aslında. Biri ‘Gözyaşı Baladı’ diğeri de ‘Sığınak’. ‘Gözyaşı Baladı’ eski İstanbul’da bir pandomimcinin duyguları içinde sıkışmış dünyasında trajik hikayesini anlatıyor.
Sığınak ise yine günümüz dünyasında savaşları, bu savaşlarında içinde bir sığınağa saklanan bir adamın hikayesini anlatıyor.
Tiyatronun temel derdi benim için insanı anlatmaktır. Ben olaya bu gözle baktığım için aslında bütün insanların içlerinde yaşayıp da dillendiremediği sorunları kaleme alıp sahneye taşımayı hedefliyorum.
Sanırım ‘Sığınak’ Kasım ayı gibi sahnede olacak. Bugünün dertlerine ve gündemine çok önemli bir bakış atacak. Özellikle bireyin gözünden toplumsal değerlere olan etkiyi göreceğiz. ‘Gözyaşı Baladı’ ise Mart ya da Nisan 2027 tarihinde sahnelenecek.
14.Son olarak evini geride bırakmak zorunda kalan birine veya evini hala bulamamış hisseden birine, sanatın diliyle ne söylemek istersiniz?
Cüneyt İngiz -Bırakıp gitmek en zor kararlardan biridir. Bugün dünyanın birçok yerinde memleketini bırakıp radikal kararlarla başka ülkelere yerleşen insanlar var. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değil. Yaşadığını ülkeyi, kültürü, alışkanlıkları bırakıp yepyeni bir ülkeye, kültüre, dile uyum sağlamak hem manevi hem de ruhsal olarak çok zor. Bunun için karar verirken çok iyi düşünmek, sonuçlarını göze alarak hareket etmek önemli diye düşünüyorum. Herkesin bu arayışı içinde kolaylıklar diliyorum. Yurt da vatan da insanın kendisidir, kendi içindedir. Öncelikle kendilerini bulmalarını ve kendileriyle barışık olmalarını dilerim.
Soru dışı bir yanıt. Röportaja nasıl eklersiniz bilemedim. Ama dahil ederseniz sevinirim.
1970’li yıllarda babamın misafir işçi olarak gittiği Almanya’nın Bremen şehrine ben 2026 yılının Kasım ayında akademik eğitim almış bir sanatçı olarak gidip babamın hikayesini anlatacağım. Bremen şehrinde, babamın çalıştığı AG Weser fabrikası bugün yıkıldı ve yerine kültür merkezi yapıldı. İşte şimdi ben doğduğum topraklara gidip burada 1970’lerde Türklerin yaşadıklarını sahnede anlatmaya gideceğim. Hem de Türkçe dil, Almanca altyazılı olarak hem Türklere hem de Almanlara bir dönemi anlatacağım. Yani HEİM, Bremen şehrinin bir hafıza oyunu olacak.
Bana bu röportajla oyunumu anlatma fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
Saygılarımla,
ÇAVDAR MEDYA olarak bizlere kıymetli vaktinizi ayırıp hoş bir sohbet edasında röpertaj verdiğiniz için teşekkür ederim




@google @Cüneytİngiz



